∞ HİCANKA ∞

Cuma, Haziran 30, 2006

Hicanka Neyi Anlatıyor?

       Hayatımız hep Zümrüd-ü Anka’yı aramakla geçiyor. Kimi zaman mutluluk oluyor onun adı, kimi zaman zevk, başarı, huzur, kibir. Ne aradığımızı da bilmiyoruz çoğu kere, ne aradığını bilmeden aramak, neden yaşadığını bilmeden yaşamak, kendini tanımadan kâinatı tanımaya çalışmak: Elde var koca bir hiç.
        Âdem Peygamber varlığını anlamaya çalışmış olmalıydı. Belki yeryüzündeki son insan da anlamaya çalışacaktı. Ama gerçekten neyini ne kadar kavrayacaktı, rüyadan daha gerçek olduğunu bile iddia edemediğimiz bir hayatın. İnsanın bütün gayreti var olmak için değil mi? Önce ailede başlayan sonra okul ve iş hayatında devam eden çabalarımız, daha iyisi, daha iyisi çırpınışlarımız varlığımızı ya da var olduğuna inandığımız benliğimizi daha da güçlendirmek için değil mi?
        Yüzyıllar önce ne güzel de söylemiş Shakspeare "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu " derken. Bin yıllar önce de söyleyenler vardı mutlaka. Bütün mesele bu hakikaten; “Olmak ya da olmamak”. Boş keseler olarak geliyoruz dünyaya önemli olan keseyi neyle doldurduğumuz. Neyle doldurduğumuz önemli; çünkü ne koysak kokusu kalıyor. Aslında bizi biz yapan da bu kokular oluyor. Ne kadar doldurursak dolduralım bir nefeslik zaman yetiyor tüm keseyi boşaltmaya. Geriye sadece, zamanında içine dolduklarımızın kokusu sinmiş, boş bir kese kalıyor. Varlık yokluğa dönüşüyor.
        Hicanka, hiçlikten gelip Anka kuşunun uğrunda sürüklenen ve yine hiçliğin içine düşen insana bunu anlatmaya çalışıyor. Kaf Dağı senin içindedir ve aradığın Anka kuşu da senden başkası değildir demek istiyor.

Soğutucular

    Elektronikle ilgili olanlar bilir. Devrelerin bozulmadan korunarak sağlıklı çalışabilmeleri için soğutucu denilen parçalar vardır. Bunların tek görevi aşırı ısınmada devredeki hassas elemanlar üzerindeki ısıyı kendine çekerek dengeyi sağlamaktır.
    Gün içerisinde bazılarımız soğutucu rolünü üstleniyor. Ailemizde, iş yerimizde, arkadaş grubumuzda veya herhangi bir grubun içerisinde görebiliriz onları. Bir sorun yaşandığında soğukkanlı yapılarını koruyarak vakarlı duruşlarıyla ortamın gerginliğini azaltmaya çalışırlar.
    Karamsarlığa düşmek ve olayların kötü yanını görmek nedense insanlar arasında daha yaygın. Mesela evin çocuğu geç kalmış ve kaygı yağmurları başlamışsa her geçen saniye ortamdaki gerginlik daha da artar. İşte böyle durumlarda bir soğutucuya ihtiyaç duyulur. Genelde kimin fıtratına uygunsa onun üzerine kalır. Oda görevini yerine getirerek ortamı dengelemeye çalışır.
    Aslında her ailede ve işyerinde bir soğutucunun olması insanların ruh sağlığını dengelemek adına yararlı oluyor. Çoğu zaman işletmelerde liderler üstlenmek zorunda kalıyor bu görevi. Kişiliğine uygunsa ne alâ…

Çarşamba, Haziran 21, 2006

Kader Üzerine

    İnsanların çoğu başarıların ve iyiliklerin kaynağını kendinde bulur da kötülüklerin, başarısızlıkların, istemediği durumların sebebini bir yerlere yüklemek ister. “Felek” der “kader” der çoğu kere kötü durumlara. Toplumlar içinde böyle. İslam dünyasında Peygamber’in kurduğu sosyal düzen sarsılıp, siyasi ihtirasların, entrikaların boy gösterdiği, medeniyetin yerini cahiliyetin almaya başladığı dönemde akıl dışı ölçülere varan bir kadercilik anlayışı da yayılmaya başlamıştır.
   Günümüzde ise inananlar arasında net bir kader anlayışı yok gibi. Sınavı kaybedene de alkolden ölene de “kader” diyor, birçok şeyi nasip ve kısmete bağlıyoruz. Nedir gerçekten kader? Acaba gerçekten her şey önceden yazılmışta biz sadece oynuyor muyuz? Öyleyse nedir suç ve ceza? Neden cennet ve cehennem var?
Mevlana her şeyi kadere bağlayanları; Tohumu toprağa ekmekten kaçınıp nasipsizliği felekten bilen zavallılar” diye yorumlarken. Kaderi yok sayanları ise; “Dumanı görüp de ateşi yok sayanlar” diye tanımlar.
    Bir strateji oyunu düşünelim. Oyunun kuralları ve belli bir kural koyucusu var. Öyle bir oyun ki tasarımcısı her an her şeye müdahale edebiliyor. İstediği anda istediği oyuncuyu dışarı atabildiği gibi, bir oyuncunun hamlelerini, başka bir oyuncuya aşması gereken bir engel gibi gösterebiliyor. Bundan da oyuncuların hiç haberi olmuyor. Oyuncular ise istedikleri anda oyunun tasarımcısından kendilerine yol göstermesini yardım etmesini isteyebiliyor. Dünyadaki yaşantımızda böyle bir oyun sanki. Her hamlenin sonucunda meydana gelebilecek olasılıklar belli. Hamleleri seçmek ise bizim elimizde. Göğe taş atarsan düşer. Ateş yakar, yağmursa yıkar. Kâinattaki bu kuralları biz koymadık ama bu kurallara göre yaşamak zorundayız. Kadere inanmak; yaşamdaki bu akıl üstü tasarımı kabul edip ona göre yaşamaktır.
Dört beş metre yüksek bir yerden atlarsam kolum kırılır. Bu kuralı ben koymadım ama buna göre yaşamak zorundayım. Kendimi atıp da “kaderim de bu varmış” demeye hakkım yok. Seçtiğimiz hamlelerin sonuçları istemediğimiz gibi çıktığında oyunun kurallarını bahane edip “kader” diye geçiştirmek sorumluluktan kaçmak gibi.
İnsanlar adil olmayı yaratıcıdan öğrenmişlerdir. Yaratılanların sınıflandırılıp, cezalandırılacakların ve mükâfatlandırılacakların önceden belli olması onun adil sıfatına aykırı olmalı… Hem öyleyse neden Kuran “İnsan için çalıştığından başkası yoktur” desin ki. Neden çalışmak bu kadar önemli olsun ki!
    Tevekkül konusu kaderle bire bir ilişkili bir konu. Kelime karşılığı Allah’a güvenme olan tevekkülle ilgi hep verilen bir örnek vardır. “sen, eşeğini sağlam kazığa bağla sonra tevekkül et diye” bu örneğin hadis olduğu da söylenir. Eşeği sağlam kazığa bağlamazsan eşek kaçar, bu hayatın kurallarından. Hayvanı başıboş bırakıp Allah’tan koruması için yardım istemek. “ben kurallarına uymuyorum ama sen yine de bana yardım et” deyip Yaratıcı’nın kendi yarattığı sistemin dışında bir şeyler yapmasını istemek gibi.
    Bir şeyin olması için biz ne kadar çalışırsak çalışalım kâinatın tasarımcısı izin vermeden olmaz ama izin verdikten sonra da çalışmadan olmaz; çünkü O’nun koyduğu sistem bu. Bu sistemi kavrayıp ona göre düşünmek ve yaşamak gerekiyor.
     Önce düşünceyle başlıyor her şey, düşüncelerimiz davranışlarımız, davranışlarımız karakterimiz, karakterimiz ise kaderimiz oluyor bekli de.

Salı, Haziran 13, 2006

Hayat sınavı(oyunu)

    Yaratıcı drama oyunlarından birinde eğitmen katılımcıların her birine pet şişe, ayna, kalem gibi şeyler vererek bunlardan anlamlı bir heykel yapmasını istiyordu. Yaşadığımız sürece bizden istenen de buna benziyor. Hayata gözlerimizi açtığımız anda şartları bizim oluşturulmuş bir düzeneğin içerisinde oyuna başlıyor gibiyiz. Doğarken getirdiğimiz kişilik özellikleri oyunun başında bize verilen malzemeler gibi. Malzemeleri ne kadar iyi tanırsak işimizde o kadar kolaylaşıyor. Herkes yaşadığı sürece kendisinin heykelini yapıyor adeta. Kimi yerleri kırmak gerekirken, kimi yerlerine de eklemeler yapmak gerekiyor. Son nefesi verip de oyunu sonlandırdığımızda elimizde kalan kendimizden başka bir şey değil. İnsan yaşadığı müddetçe kendisiyle yarışıyor. Her insan kendi kendisinin sınavı adeta…
    Sokrates’in “Kendini tanı” demesinin bir sebebi de bu belki. Kendini tanımaktan öte bir şey yok hayatta. Hint ve Uzakdoğu dinlerinde ve Tasavvuf’ta insanın kendini tanıması çok önemlidir. Hatta mutasavvıflar arasında “nefsini bilen rabbini bilir” sözü bir işarettir. Modern çağın modern insanı ise kendine ne kadar yabancı. Dışarıyı seyretmekten kendini göremiyor başkalarını dinlemekten kendini duyamıyor modern insan. Zihnini ve gönlünü meşgul eden o kadar çok şey var ki kendisini düşünmeye fırsat kalmıyor.
    Kâinatı anlama ve anlamlandırma çabalarımız kendimizden yola çıkmadığımız için eksik ve anlamsız kalıyor hep. “Nasıl” sorusuna her zamankinden daha fazla cevap verilen çağımızda “neden” sorusu üzerinde düşünülmüyor. Kavram yığınları arasında kaybolurken anlam veremiyoruz çoğu şeye. “Neden”i düşünmeden ömür tüketenlerin çoğunluğunda nedensiz yaşanlar topluluğu haline geldik. Bugün insanlığın en büyük sorunu anlamsızlığı ve amaçsızlığı…


Uzunca bir ara oldu ama sonunda kavuştuk :)
Yorumlarınızı bekliyorum